mixxt

mixxt üyesi değil misin?

mixxt'e hoş geldin!

son oyun

kelebeğin rüyası

son oyun

insanların içeriden seni gördüğü fakat sana kimin baktığını göremediğin o devasa camların önünde hala daha sıcak sayılabilecek çayımı yudumlarken geldi aklıma. tepe de vücudunu aydınlatan fakat soğuktan çatlamış ellerimi ısıtamayacak kadar güçsüz bir güneş vardı. o ana kadar etrafımda ki gürültünün farkında bile değildim, daha çok çayımı yudumlarken ki yutkunma sesi dikkatimi çekiyordu. kulağımda hafif bir ses ile çalmakta olan Beethoven'ın Silence adlı parçası vardı. kulaklıkların etkisi olacak ki yediğim kurabiyenin çiğnerkenki sesini kulaklarım da hissediyordum. bu hoşuma gitmişti, ama diğer insanların da tıpkı benim gibi bu sesi duyduklarını düşündüm bir an ve denemek için indirdim kulaklıklarımı. etrafta dönen bir takım cümleler dikkatimi çekti. bir önceki gece felaket derece de içtiğini söyleyen birisini duydum. iyi ama neden ? niye bunu söyledin ki şimdi ? sana sevdiği kızın kalçalarını anlatıp betimleyen o herifin lafını bölüp niye bunu söyledin. herhalde onun için aman tanrım ne kadar çekici bir adam, alkol de alıyor, bayılırım böyle tiplere falan diyeceklerini düşünmüştür. diğer bir yandan uzunca bir süre ne tür bir avel olduğunu düşünüp durduğum fakat çözemediğim bir kız sigarasını yakmış milletin sevgilisi zannettiği o dallamanın yanında oturup o herifin sikik duygularını çözmeye çalışıyordu. bir an üstlerine kusmak istedim, bütün hızımla onlara koşup 1 metre kala tükürür gibi, yediğim içtiğim ne varsa üstlerine kusmak istedim. biliyorum biliyorum bu çok çirkin oldu ama o an istediğim tam olarak buydu. o gülüşler, o konuşmalar ve insanların bir birine bakarken ki o sikik arzulama istekleri midemi ağzıma getirmişti. daha da çok yapmak istediğim bir şey vardı o an. en az pantolonumun içi kadar kapalı bir hava da o siyah camlarıyla gözlüğünü takmış başı dik yürüyerek gelen birisi vardı. o an çerçevelerini çıkartıp gözlüğün camlarını elemanın gözüne sokmak istedim. sonrasın da söyleyeceğim cümle de basitti, koduğumun sikiği ! bütün herkes doğallıktan uzak adeta ne kadar yapmacık olabiliriz diye yarışıyorlardı. ve tam o sırada siyah arabası ile ortamın en yapmacığı podyuma çıkmıştı. hızlı bir giriş yaptığı için herkes ayakta alkışlayıp, sevinç naraları atmıştı. dersliğe arabasıyla gelen bir kimse de sıkıntı yok, fakat aracını bağırtrıp kaydırarak geliyorsa o kimse ortamın en yapmacık mankeni olmaya aday olmuş demektir. 

ben böyleyim işte, her boku irdelerim. yapım aşamasından yok ediliş aşamasına kadar ki her boku irdelerim, zira diğer türlü rahat edemiyorum. o an aklıma gelen şey beni tekrar dürtmüş, kulaklarıma "heeeeyyyyy" diye bağırıyordu. gözlerim yere atılmış bir sigara izmaritine takılmış, boşlukta süzülüyor gibi hissediyordum. o elemanın felaket halde içtiği o gece ben yatağımda kalbimin durduğu geceye gitmiştim. her gece olan ve artık sıradanlaşan o gösteri yine başlıyordu. soğuk olan odanın içerisin de sıcak bir yatakta kafamı gömmüş ayaklarımın sebepsizce neden terlediğini düşünüyordum. korkudan olurdu genelde böyle şeyler, yada bir yalanın yakalanmış ise ancak o zaman. şimdi işin bilimsel kısmına hiç giremeyeceğim. kafamda bir çınlama oldu, artık oyun başlıyordu ve bu ses bunun habercisiydi. işte işte çıkıyordu oyuncular bir bir sahneye. inceden giren bir göğüs ağrısı, titremeye başlayan bir omuz ve adeta bir hayrat gibi ter boşaltan alnım. sanırım ayaklarımın terlemesine de orkestra şefi diyebilirim bu durumda. bütün oyuncular sahnedeydi artık. her biri araların da savaşırken prensesi kurtarmaya gelen asıl adam da çıkıyordu sahneye yavaş yavaş. gözler asıl adama takılmış başlarıyla takip ediyorlardı onu. birden bire hızlandı, kılıcını çekti ve olduğu yerden ileriye doğru bir mızrak gibi atladı. o dizlerini yere vurup kılıcını asıldığın da ben beynime saplanan o kılıcın zehrini çoktan yemiştim. bu adilikti, zehirli kılıçlar ve zehirli oklardan oldum olası nefret etmişimdir. zehir kanıma karışmış artık beynime yayılmış durumdaydı. işte, bütün oyuncular saygısını sunup, teknisyen ise ışıkları kapatıp salonu terk etmişlerdi. gömülmüştüm o korkunç karanlığa, hissediyordum kalbimin durduğunu. sonra yaşamaya başladım ölüm anımı. toprağın kirletmesi için vücuduma sarılan bir bez parçası vardı. her şeyi duyuyordum, görüyordum. üzüldüğüm bir şey vardı, yağmuru hissedemiyordum. gariptir, daha toprak değmeden toprak gibi kokan başka bir şey varmı bilmiyorum ama o beyaz zımbırtı adeta toprak gibi kokuyordu. ve o an gelmişti. hareket ettiremediğim, yağmurun ilk kez değemediği o bedenimi saran eller beni havaya kaldırıyordu. çıldırmamak elde değil dostlar, her gece sizin için yazılan bir oyunun size bu kadar net gösterilmesine çıldırmamak elde değil. yavaş yavaş alçalıyordum hissediyorum. sırtımda ufak bir çakıl taşı hissediyordum. çok fena batıyordu, onun değdiği yerin bir süre sonra moraracağını biliyordum. canımı da fena halde yakıyor olsa da o an umursamam gereken daha önemli bir şey vardı. sesimi duyurmalıydım. tekme atıyor, bağırıyor çağırıyordum. babamın ıslak gözlerinden debelendiğim halde hareketsiz gözüken o bez parçasını gördüm. o an anladım hiç bir çarem olmadığını. sonra tekrar, annemin ağlamaktan kızarmış yanakları ile morarmış gözlerine baktı babam. sandığımın aksine gerçekten üzülüyorlardı. ardından yine babamın kulaklarından abimin benim için ettiği o duları duydum. benim için akıttığı göz yaşlarının toprağa düştüğünde ki seslerini duydum. son kez kalkıp ona sarılmak isterdim, ama her şey için çok geçti. hani derler ya sigara içenler, nasıl olsa öleceğiz ya boşver diye. o öyle olmuyor işte usta, o an öyle bir aklına geliyor ki o sikik zehirler, ulan diyorsun şimdi belki 10 saniye fazla yaşardım, kalkıp sarılırıdım lan diyorsun. ayaklarıma çarpan bir şey var, nemli ve ufalanmış bir şey. giderek artıyor, göğsüme doğru yükseliyor. çok hızlı yükseliyor. ağırlaşıyor, ölü bedenimi oraya bağlamak isteyen bir insan gibi ağır ağır çöküyor bedenime. artık herkesin hareketsiz gördüğü o bez parçasının için de parmağımı bile oynatamıyordum. havaya kalkan bir kürek, abim tutuyordu. yükünü atmış yere inerken abimin gözlerinden süzülen bir damla yaş ile beraber hızla toprağa düştüm. ağaç köklerinden bedenime geçip bir anda kafamın içine girdim. parlayan bir ışık vardı yukarıda, en azından beyazdı, artık yok oldu. bütün renkler yerini siyaha, bütün cümleler yerini göz yaşına bırakmıştı. dünya yükünü atmış daha rahat dönerken yüreği ağırlaşmış insanlar bir birlerine sarılıyordu o kafesin dışında. kaçmak ne mümkün..

CommentsComments

Henüz yorum yok.

Buradan giriş yap:

Not a member of this network?

Alternative logins

You can use an account of a third party.

Bu blog hakkında

...

Yazar hakkında

Hasan ÇAĞLAR
Hasan ÇAĞLAR
  • Üyelik başlangıcı: 14.12.2016
  • Yazıları: 1
  • Aldığı yorumlar: 0
  • Yaptığı yorumlar: 0
  • Son yazı: 20.01.2017

Son yazılar

son oyun

19.01.2017 23:14

Komünite detayları

  • Search for:

  • Komünite adı

    Karakalem
    Karakalem dergisi okurları ve yazarları

  • Kurucu

    altay öktem

  • Kuruluş

    01.07.2008

  • Members

    2576

  • Dil

    Türkçe