Okurlar
Profile
zeliha demirel
Arkadaşlar
Son mesajlar
Edebiyat (Dergidışı)
Genel (Dergi)
Profil soruları
Karakalem'i ne zamandan beri takip ediyorsun?
ilk sayıdan beri
Karakalem komünitesinden nasıl haberdar oldun?
Arama motorunda buldum
Karakalem'de en çok sevdiğin bölümler hangileri?
araştırma yazıları
Duvar
-
1241734448
zeliha demirel
08.05.2009AÇLIK (HUNGER)
“Ortada yasaklanacak ve cezalandırılacak bir şey kalmadığı zaman, açık infaz anlık bir şenlik lüksüne fırsat verirdi. Yaklaşmakta olan ölüme sığınan suçlu her şeyi söyleyebilir ve kalabalık buna alkış tutardı...Yalnızca prensin yıldırıcı gücünü gösterme durumunda olan bu infazlarda, tam bir karnaval havası yaşanır, kurallar ters yüz olur, egemen güç alaya alınır ve suçlular kahraman haline getirilirdi.”
Foucault. J.G. Merquior
NEDEN İŞKENCE YAPANLARA,
İŞKENCE YAPTIKLARI İNSANLARIN ÇEKMİŞ OLDUĞU ACI AZ GELİR?
YA DA BAŞKALARININ ACISINA BAKMAYA NE KADAR DAYANABİLİRİZ?
Gibi binlerce soru uçuşuyor filmi izlerken ve izledikten sonra zihnimizde.
Dünyanın en çarpıcı ve etkileyici grevidir açlık. Bir insanın itirazını sonuna kadar savunduğu bedenini bir anlamda savaş alanına çevirdiği bir tür mücadeledir ve her zaman bedeli çok ağır olur. Bu bedeli en iyi anlatan filmlerden biridir Açlık filmi.
Godard'ın “Sands gibileri çok önemlidir çünkü çocuksu insanlardır” sözü çok anlamlı ve önemlidir. Büyüklerin kurallarıyla yaşayan bir çocuğun elindeki tek direniş biçiminin “yemek yememek” olduğunu anlamamızı sağlar.
Film, Kuzey İrlanda'nın bağımsızlığı için mücadele eden IRA üyesi militanların, savunma haklarından yoksun bırakılarak tutuklu bulundukları adeta işkencehane olan Maze Cezaevi'nde 1981 İngilteresi'nde yaşananların ve bedenini savaş alanına çeviren Bobby Sands'in hikayesidir. Yönetmenliğini, oyunculuktan yönetmenliğe geçiş yapan Steve McQueen'in yaptığı Açlık filminin başrolünde 300 Spartalı filminden tanıdığımız Michael Fassbender var.
Film üç bölümden oluşuyor.
Birinci bölüm diyalogsuz sahnelerin vuruculuğu ile başlıyor. Yakın planlar ustaca kullanılarak tek bir diyaloga gerek duyulmadan söylemek istediğini söylüyor. İngiltere'ye karşı savaş halinde olan bir yapının üyesi (IRA) oldukları için adi suçlu muamelesi gören militanların, siyasi tutuklu statüsü istemeleriyle başlayan karanlık günler anlatılıyor. Siyasi mahkum statüsü adına direniş kararı alan Bobby Sands ve arkadaşlarının ilk direnişleri, mahkum üniformalarını giymeyi reddederek başlıyor. Çıplak bırakılıyorlar. Hücrelerindeki battaniyelerle örtünüyorlar. Yıkanmama eylemi yapıyorlar. Her protestolarında işkencenin şiddeti katlanarak çogalıyor. Her gün kaba dayak, psikolojik şiddet, hakaret, cop, bok yedirme, makata cop sokma ve aklımızın alamayacağı sayısız kabul
edilemez işkence...Şiddet sahnelerinde mizansen olarak kullanılan ses ögesi anlatıyı bir kat daha zenginleştiriyor.
Film olanca faşist baskıya rağmen direnişçilerin, zeka ve güçle birleştirdikleri direnişlerinin de örneklerini sunuyor. Duvarların çıldırtan beyazına karşı duvara kendi dışkılarıyla verdikleri renk, dış dünyayla bağlantı kurabilmek için Sands'in
karısının yardımıyla içeriye soktuğu radyonun hikayesi, tüm baskılara ve yasaklara rağmen dışarıyla haberleşmek için buldukları yöntemler,...
Filmin bir başka özelliği de baskıya uğrayanlar kadar, baskı yapanların da psikolojilerine girebiliyor olması. (Gardiyanların işkence sırasında yüz ifadelerinin anlık değişimlerine tanık oluyoruz. Bir gardiyan diğerlerinden gizlediği göz yaşlarını tutamıyor.)
Eylemlerinden istedikleri sonucu alamayan Bobby Sands ve arkadaşları dönüşümlü açlık grevine başlıyorlar.
Film bu ana kadar yüksek sesli ve sarsıcı bir tempoyla ilerliyor.
Sands aynı hastanede tutklu bulunan Rahip Nolan'la görüşmek istiyor ve bu görüşme gerçekleşiyor.
Bu görüşme filmin ikinci bölümünü oluşturuyor,yaklaşık 25 dakika sürüyor. Mekanda yalnızca masa sandelye sessizliği var ve rahip, Sands, sigara konuşuyor...
Bu bölümde açlık grevine başlayacaklarını rahibe anlatıyor Sands.
Konuşma boyunca "sağ duyunun sesi" olmaya çalışan rahip başlıyor sorgulamaya. Hukuk diyor, demokrasi diyor, din diyor, vicdan diyor... diyor da diyor.
Elinde sigarası, Rahibi dinleyen Sands yer yer sesini yükselterek eylemlerinin haklılığını ve gerekçelerini açıklıyor.
O noktada bir eylemin nasıl iki farklı şekilde algılandığını, çok net bir açıklıkla görüyoruz.
Rahip Nolan eylemi intihar girişimi olarak nitelerken şu cümleleri kuruyor:
"Bir asker gibisin, özgürlük diyorsun ama hayatının kıymetini bilmiyorsun. Normali bilmiyorsun. Cumhuriyeti bilmiyorsun. Sevmekten. konuşmaktan korkuyorsun."
Bu cümleler Sands'in çocuğunun üzerinden yaratmaya çalıştığı duygu sömürüsüyle sürüyor.
Sands ise girişecekleri eylemin nedenini anlatırken "ruhun içine girmekten, herkesin suçunu üstlenmesinden" bahsediyor: "Mücadele başladı, durduramazsınız".
Ve bir çocukluk hikayesini paylaşıyor Rahiple.
Bu iki kişilik sohbet, koltuklarına çivilenmiş izleyenlerle sürüyor. Sorular soruları cevaplar cevapları kovalarken Sands aslında asıl durulması gereken noktanın altını çiziyor: “Bizim eylemimizi değil, bizi bu eyleme yeltendiren şeyi tartışmalıyız.” Rahip tabii ki yapmıyor. Tıpkı bizim de zamanın da yapmadığımız gibi.
Üçüncü bölümde ise; günler geçtikçe bedensel olarak eriyip biten ama inancını bir dirhem olsun kaybetmeyen bir halk kahramanını izliyoruz. Kahraman haklılığını hissettirmiştir ve asla “Neden?”diye soramayız.Sands'in açlık grevi 66. günün sonunda ölümle sonuçlanıyor.
Filmi izlerken içinizi karşı konulmaz bir öfke kaplıyor. Aynı zamanda faşizme karşı durabilmenin tek yolunun da örgütlü bir öfke olduğunu hissettiriyor film. Devlet her yerde aynı devlet, şiddet her yerde aynı şiddet.
Film iki açıdan incelenmeli kanaatindeyim. Birincisi şiddet ve şiddeti uygulayanların (emir kullarının) nasıl insanlıktan çıkmak durumunda kaldıkları. İkincisi, direnen insanların tapepleri ve ahlakı. Filmde iki farklı örgütlenme, iki ahlak, iki farklı siyasi duruş bütün çıplaklığıyla veriliyor.
Dünya bu çağda, çağdaş liderlerden ve yönetimlerden söz ederken, hala ötekine karşı vahşice işkenceler ve katliamlar olduğunu biliyoruz, her ne kadar kendimize bile itiraf etmekten ürküyorsak da.
Ülkemizde cezaevlerinde yaşananları anlatan tek bir filmimiz bile yok malesef. Bu filmi izlerken; filmi Özcan Alper'in “Sonbahar” filmiyle aynı başlık altında değerlendirmek kaçınılmaz oluyor. Açlık'ın bittiği yerde başlıyor “Sonbahar” Bu filmin gösterilmesinde büyük çaba harcayan Sonbahar filminin yönetmeni Özcan Alper'e gönülden teşekkürler. Cezaevinde eğer tüketilememişse insan, ruhen ve bedenen dışarıda hiç de uzak olmayan zaman anlarında tükeniyor.
Yaşamlarımız sadece evlerimizden ve dışarıdaki hayatlarımızdan ibaret değil. Bir de duvarlar var...
İçimizde bir şeyler uyandı! Kim bilir! Belki de insanlık yazgısı ütopyalarımıza doğru değişir.
Filmi izledikten sonra hala tepkisiz miyiz? Yazık çok yazık!...
Yaşamak direnmektir.
-
1241734329
zeliha demirel
08.05.2009SİNDİRELLA / SIZ / LAŞ / MA
“...tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiç bir şey yoktur. Her şey yok olmuştur.
Virginia Woolf
Şükran Moral'in Kazım Taşkent Sanat Galerisinde açtığı “Aşk ve Şiddet” sergisinde kadına yönelik şiddet ve aile kurumunun karanlık yüzü olan aile içi şiddet bir kız çocuğunun hikayesi üzerinden anlatılıyor. Şükran Moral; kadın, cinsellik, şiddet, zina, recm, vajina, gasılhane, genelev, fahişe,… gibi dokunmaya cearet edemediğimiz konuları şok etkisi yaratan anlatımıyla tanıdığımız bir sanatçı. Aynı zamanda şiddeti anlatmak için kendine şiddet uygulamaktan çekinmeyen ve bedenini gerektiğinde sanat alanına çevirebilen özelliği ile de tanınıyor. “Biz Rönesans'ı yaşayamamış bir ülkeyiz” diyen sanatçı çalışmalarını İtalya'da ve Türkiye'de sürdürüyor.
SAHNE/1
kırmızı oda;
kız çocuk(sembolik olarak bezden bir çocuk), okul çağında belki oniki belki de on üçünde. Yazı masasının üstünde kitabı, defteri, boya kalemleri...
duvara yapıştırılmış; sakallı, entarili, sarıklı erkek imge...
SES/1
Anne ne olur benim kltorisimi kesme. Söz veriyorum iyi bir kız olacağım.
Kız çocuk yazı masasında otururken birdenbire kara çarşaflı annesi geliyor, kızı masadan kaldırıyor, kucaklayıp götürüyor ve elindeki jiletle kızın klitorisini kesiyor. Burada sanatçı “kadının zevk almasından neden korkuyoruz?” sorusunu şamar gibi izleyicinin suratına fırlatıyor. Performansta kızının klitorisini kesen annenin bir yandan sevgi şefkat okşayışlarını izlerken, diğer yandan görevini yapmasının gerekliliğinin yüzünde nasıl gelgitler yarattığını görüyoruz. Sonra bu kız çocuğuna anne artık büyüdüğünün vurgusu olarak çarşaf giydiriyor ve çocuk kendisinden 30-40 yaş büyük bir adamla evlendiriliyor. (sembolik olarak duvarda asılı sakallı, entarili erkek imgenin yanına oturtuluyor. Bu arada anne kendine de şiddet uyguluyor, kendini kırbaçlıyor, yere yığılana kadar. Bir yandan taşlanarak öldürülen kızının acısını bastıramıyor belli ki, diğer yandan suçlu sanki kendisi...
SES/2
Ben suçluyum, erdemle kırbaçla beni...
Tam da burada gözümüz yan duvarda asılı olan ve sadece kanlı bir vajina fotoğrafını gösteren tabloya ilişiyor. Tablonun adı “işte suçlu”. Ne estetik, ne erotik, ne de pornografik. Bu vajinanın içinde şiddet var, tecavüz var, regl var,... Izleyicide garip bir ürküntü bırakıyor. Aslında vajina bu şekliyle sanatçının topluma yönelttiği bir silah. Bakarken suçluluk duygusu hissettiriyor. Bakamıyorsunuz. Kadının “suçu” ve “gücü” toplumun yüzüne fırlatılıyor.
Aynı zamanda Courbet'nin “Dünyanın Kökeni” çalışmasına gönderme. (Bu gün hala bu resmi basmak ülkemizde yasak)
SAHNE/2
Beyaz oda, kırmızı peçeteli servisle donatılmış yemek masası, kırmızı çığlık tablosu,küçük beyaz gelincikler, müzik,...
SES/1
Kızım ayaklarını biraz törpüle, bu gün prens gelecekmiş...
Galerinin üst katında da sahte bir aşk işleniyor. Küçük gelincikler(gelinlik giymiş küçük kızlar) beyaz atlı prenslerini bekleyen naif çocuklar şarkı söyleyip dans ediyorlar. Hiçbir şeyin farkında değiller. Ataerkil toplumlardaki kız evlat klişesine getirdiği bu eleştiri de çarpıcı. Ve hemen bu dansın yanında “karanlık aile” adlı çalışma yer alıyor. Kadın yemek masasını simetri kurallarını da dikkate alarak herşey yerli yerinde hazırlamış. Bu bir aile yemeği. Aile yemeğinde mumlar var, çiçek var, birazdan müzik başlayabilir. Ama bunlar sahte. O masada yılanlar var, şiddetin her türü var.(bıçak, keser, testere, masat,... doğrudan hamle biçiminde masada duruyor.) Edward Munch'a çığlık yüklü bir gönderme ile bu masaya oturtulan kadın iskeleti de sahte aşkın içinden geçerken posamızın kalışının yüzümüze fırlatılışı. Evde ne yaşarsan yaşa, dışarıda bunu kimse duymasın, bilmesin, görmesin...ikiyüzlülük pazarda çok para ediyor artık... ikiyüzlü ol ki iktidarını koru...
SES/2
Kahretsin 60 yaşındayım ama 20 göstermek zorundayım...
“Amacım, aydınlanmanın getirdiği her şeye kucak açmak, öteki Ortaçağ kafasını boğmak. Ben insanın kafasını zorlayan, halkın yarattığı mitler üzerine çalışıyorum. Bunlardan biri kadına karşı şiddet” diyen sanatçı, en çok şiddetin aile içinde uygulandığını vurguluyor ve bu sergimde, evrensel şiddetle yöresel şiddeti birleştirdim, diyor.
ÇIĞLIK : Sindirella ve Janeten küçük kızlara özgü gülüşleri ile sahnenin ortasına doğru ilerlediler. Sindirella bir kız evlat ışıltısını yayar iken Janeten bir direncin ışıltısını yayıyordu. Sindirella hayatı bekleyen bir hikaye iken Janeten ise hayata direnen bir hikaye idi.
Ya sizce?
-
1221600400
zeliha demirel
16.09.2008Şair, Yazar Aydın Şimşek ile Söyleşi
Kanguru Yayınları, Genel Yayın Yönetmeni Şair, Yazar Aydın Şİmşek ile Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme üzerine söyleştik. Yazı ve yazara ve hatta genel anlamda sanat yapıtına yönelik sorular sordum. İçtenlikle yanıtladı. Paylaşıyorum.
Zeliha Demirel : Az kelimeyle çok etkileyici atmosfer kuruyorsunuz. Yazdıklarınızda belirsiz zamanlar ve yerler, sağlam kurulmuş derinlikli kişilikler var. Bu belirsizlik tanımın ortak paydası ise evrensel bir bakış açısı. Kadınlar ve erkekler, hatta çocuklar tüm dünyanın insanları. Olay herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde geçiyor olabilir. Bu açıdan bakıldığında, yerellikten uzak, insanlığı kavrayıcı bir yaklaşım sözkonusu. Tanımları yerelleştirebilmemiz için metnin içine küçük ipuçları koymayı da ihmal etmiyorsunuz. Sanırım bu hayata ve insana bakışınızı biçimleyen bir tür üst bakış. Büyük bir kavrayış içine tümünü alıyorsunuz. Bunlar sanata çeşitli yaklaşımları akla getiriyor. Kimi yüzeysel, kimi derinlikli yaklaşımlar. Hayatı, insanı, insanlığı bütünüyle kavrama çabası göstermediği halde, insan sanatçı olabilir mi? Ya da yazan insanı nasıl tanımlamak gerek? Yazı nerede?...Yazar nerede? Yazarın amacının, belirgin olarak estetik bakımdan yararlı olanla, politik bakımdan yararlı olanları birbirinden ayırmaya yönelik olması gerektiğinden sözettiniz. Bu konuları biraz açabilir misiniz?
Aydın Şimşek : Marguerite Duras’ın dediği gibi; kimsenin gidip de, bize yol göstermek için dönmediği bir ormana çağrılıyoruz. Kesin olan bir şey varsa, o da yazının bireysel bir uğraş olduğudur. Bu nedenle yazının içeriğini ve yazarın kimyasını toplumsal bir akılla açıklama çabaları pek yararlı bir sonuç ortaya koymayacaktır. Her türlü adlandırma ve anlamlandırma, adlandırılan ve anlamlandırılan şeyin karşısında giderek zayıflar. İsimsiz olan bir şey sürekli hükmeder. İsimlendirdiğimiz şey zaman içinde zayıflar. Örneğin telefon bugün isimlendirme sürecinden daha farklı bir şeydir. Oysa sanat cinsinin bireysel üretim biçimi olması sanat ürününü de bireysel kılar. Yazar yazarken sadece kendisidir. Ya da kendisini oluşturan şeylerle beraber sadece kendisidir. Bu durum yazarın anlam sorunun da da bağımsız davranmasını sağlar.
Yazmaya yönelmek öncelikle azınlık olmayı göze almaktır. Yazmaya yönelen, azınlığın bir üyesidir. Ve bu azınlığın birbirlerinden yazı dışında hiçbir çıkarı yoktur. Yazı insanı açıklamak zorunluluğundan uzak tutuyor, açıklamak zorunda bırakılmaya da bir tepki oluşturuyor.
Ancak yazar yine de bir özne olarak toplumsal alanlara karşı olan duyarlıklarını yazı cinsinden vurgular. Bu durum yazarın toplumsal alana duyduğu vicdanıdır.
Biliriz ki her şey ideolojik bir alanın içerisindedir. Bu nedenle yazarın ve yazının da ideolojik boyutu vardır. Estetik alanın kendisi de sonuç olarak ideolojik alandan kopamaz. Biliyoruz ki yazıyı, yazı değerlerini ideolojik alanlardan yalıtma çabası bir sonuç vermeyecektir. Çünkü saf yazı yoktur. İnsanın doğasında olan taraflılık, yan tutuculuk, yön belirleyicilik içeriğin çıkış noktası olarak tüm metinlerde yerini alır. Önemli olan sanatsal yapıyı biçem olarak koruyabilmek ve hem kurmacada hem de dilde yapıtın kendi doğası içerisinde kalabilmektir. Sıkıntının kaynağında ideolojik katmanları sadece politik bir sonuç olarak algılamak yatmaktadır. Yani ideoloji denilince, bunu salt politik bir sonuç olarak algılama yanılgısı. Diğer bir söylemle; politika denilince bunu ideolojinin tümü sanma yanılgısı. İdeoloji denildiğinde sadece politikayı anlayan bir daralma söz konusu. İdeoloji denilen şey kendi gerçekliği olan sözcükten kendini geliştirmesini bekler. Böyle olunca da politik mücadeleyi karşıtlığın tek olanağı sanıp, hayatın diğer alanlarında karşıtlık üretme şansı yitiriliyor. Sanat – estetik alanında ve diğer alanlarda karşıtlığını örgütleyememiş bir yapı, sorunların tümünü politikaya havale ediyor.
Unutmamalıdır ki yazar ideal okurun kendisidir. Bu nedenle dış dünyaya ve okura karşı birinci dereceden sorumluluğu yoktur yazarın. Kendine, yazının iç disiplinlerine, dinamiklerine karşıdır asıl sorumluluğu. Yazar metnin başarısını okurun algılama yeteneği ile sınırlamamalıdır. Yazar metnini okurdan bağımsız düşünerek ilk güçlü adımını atar. Unutmayalım ki okur anlaşılabilirliğe kodlanmıştır. Anlaşılabilirlik ise anlam katmanın en zayıf ve sıradan halkasını oluşturmaktadır.
Zeliha Demirel : Zamanın ve gerçekliğin nesnel ilşkisinde görecelikten ne denli bahsedilebilir? Yazarın üstün dil kurmasında gerçeküstünün etkisi olabilir mi?
Aydın Şimşek : Amacımız gerçek dışı gerçeklik yaratmak olmalıdır. Gerçek kendini tanımladığı şeylerden daha gerçekliğe dönüşebilir. Her sanat dilinin (disiplininin) 1 – İçerik zamanı, 2 – Fiziki zamanı, 3 – psikolojik zamanı vardır. Bu üç aksiyon bir araya gelmelidir. Psikolojik içerik metnin fiziki ve içerik zamanını da içine alarak zamana direnir. Nesnel gerçekliklerin insani gerçekliğe sahip olduğunu duyumsatır. Sağduyu, etik, ahlaki, sosyal, psikolojik gibi ön ve onanmış bilgilerin dışına çıkmalıyız. Modern zamanlar zamanın kendisine şiddettir. Nesnelerin dünyası özgür olmadan insanlar özgür olamayacak. Nesneleri de kendi özgürlüğü ve hareket alanı içerisinde düşünerek yaşamımıza yaydığı dalgaları hissetmek için bir bakış üstüne geçmemiz gerekir. Böyle bir bakış üstü ise insanın başlı başına egoizmini kıracak, çıkar çatışmalarının anlamsızlığına denk düşen ürünler vermemizi savlayacaktır.
Anlatı dilinin kendisiyle anlaşma dilinin kendisi birbirinden radikal olarak kopar. Anlama dili asla sanat dili olamaz. Üst dil kurmalıyız. Kendimizi biçimleyen şeylerle oluştuktan sonra biçimlendiğimiz şeylerden kopup kendimiz olacağız. Edebi dil yıkar sürekli yapmaz. Bizde kurmaca edebiyat olmuştur. Yaratma sürecinde dili geliştirmek değil, dili yıkmaktır esas olan. (gündelik ve yaygın dili alıp üst dil oluşturmak bizde vardır. Bu büyük yanlışa ne yazık ki düşüyoruz. Betimleme yeteneksizlerin işidir.) kendini gerçekleştirme dil dışı bir şeydir. Verili dilin hiç bir olanağını kullanmamak. Şairler bunu yapıyor. (Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Ece Ayhan,...) Zamana ve zamana rağmen yazmak vardır. Ebedi ve ezeli olanlar ile şimdiki olanlar arasında bir tercih yapar şair. (Yüzünde göz izi var, Sana kim baktı yarim. Karacaoğlan) bugün yeri doldurulamıyor.
Zeliha Demirel : Bir sanatçının özel yaşamına olan sorumluluğu ile üretime olan sorumluluğu arasında nasıl bir denge kurulmalıdır? Ve üretimi artırmak için kendini ne şekilde disipline etmelidir?
Aydın şimşek : Yazarların önündeki en büyük tehlike zaman tehlikesidir. Nitelikli zamanı bulmak önemlidir. Tesbit etmek gerekir. Az alkol, çok uyanıklık. Nitelikli zaman, nitelikli zeka. İşten çıkarım, eve giderim. Bir saat uyurum. Saat 10’ da uyanır her şeyle ilişkimi keserim. Sabah 5’e kadar çalışır, 5’ten 8’e kadar uyurum. Sanatçı zamana rağmen olmalıdır. Zamanın içinden geçiyor yazar. Bütün zamanın hakimi ve uzamın kendisi değiliz. Bir dizeyi günlerce, aylarca beynimde taşıyorum. Sonra zavallı okurlar için mimarisini yapıyorum. Aynaya, tuvaletin arkasına, vs. atıyorum. Önce eklemeli dildeki bütün bağlaçları atıyorum. Okur için yazılmış tekbir cümlem yoktur. Fazlalıkları atıyorum. Niçin yazıyorsunuz? Bunun yanıtını verebilmiş olsaydım yazmazdım.
Zeliha Demirel : Yaşam biçimlerimize, tercihlerimize küreselleşmenin ürünü olan yeni bir ideoloji yerleşmiş durumda : Hız dediniz. Hıza müdahale etmemiz gerekir mi? Kendi hızınızı belirleyen tavrınız nedir? Veya hızı belirleyen nesnel (dış) beklentiler var mıdır? Hız kapımızı çalmadan ne yapmalıyız? Hız ile yazı arasında bir ilişki kurulabilir mi?
Aydın Şimşek : Hemen hepimizin yakındığı hız; unutturan , bellek tutulmasına neden olan ekonomik-politik ve kültürel bir örgütlenme biçimi. Özgünlüğü bozan, derinleşmeye engel olan, tüketimi körükleyen, kaba gerçeği, mistik olanı değerli kılan bir güç. Gerçekten de tam bir ideolojik yapı. Yörüngemizi belirliyor, bireysel edimlerimizin yerine kendi programlarını sokuyor.
Algılamamızı, görme biçimlerimizi, bilinç sıçramalarımızı, kısaca varoluş nedenlerimizi etkiliyor. İnsanın seçme, beğenme ve değerlendirme hallerinin yerine geçmiş olan bir güçle karşı karşıyayız.
Hız bize inanılmaz özgürsün diyor. Kimseyle paylaşman gerekmiyor deyip ötekisizleştiriyor. Bu olmamalı, insan ötekisizleştirilemez. Sen bireysin diyor. Kişi bireye göre daha geridir. Bireyin toplumsal refleksleri vardır. Hız algısı sürücüye 100 km. hızla gidilecek yolda 400 km. hızla gitmeyi öneriyor. Hepimiz biliyoruz ki hız arttıkça görme azalır. Ufuk daralır. Maksimum hızda sadece burnumuzun ucu görünür. Hız kazaya doğru taşır sizi. Kazayı yaptığınız anda tarih bilincinizi kaybedersiniz. Ölmeseniz de sonra kukla olursunuz. Karar almayan, karar alma mekanizmalarını başkasına bırakan kuklalar. Hız olgusu ile burnumuzun ucunu görmeye kışkırtılmaktayız. Politikayı ele geçiren yönetimi ele geçirendir.
Hızdan daha hızlı hareket etmek ve hızı ele geçirmek yazarın asil görevi olmalıdır. Hayatı yavaşlatmak, boşluk bırakarak, geri dönmeyerek,...vs. yazmak. Modern dönemde metinler dijitalleşecek.
Zeliha Demirel : Kapitalizmin biçimsel tüketim kalıpları giderek global bir prototip yaratırken yazın türlerini nasıl etkiledi?
Aydın Şimşek : Modern dönemlerle birlikte toplumsal hayatın ve bireylerin giderek parçalanması, uzmanlık alanlarının artması, bütünden çok parçanın etken olması nedeniyle, yaşamın tüm alanlarında görülen hızlanmalar içerikleri de kısaltmıştır. İçerik dolaysız olarak biçime yansımıştır. Kısa içeriklerle geniş anlamlara işaret etmek gibi adına durum öyküleri ya da kısa öyküler dediğimiz deneysel çalışmalar artmış ve hatta gelişmiştir. 21. Yüzyılda şiire ilgi ve gereksinim azalırken, öyküye ilgi arttı. Roman ise elitleşti. Fakat bu deneysel anlatılar modern yazının sadece biçim denemesi olarak tanımlanamaz. İçeriksel özellikler de taşır. Bu anlatılarda yazarın yalınlığı giderek öne çıkarken, klasik anlatı unsurlarının kimi temel özellikleri terk edilmektedir. Kısa öyküde yer alan nedensellik klasik öyküde aranan, varoluşun ve hayatın gerçeklerini yazmayı üstleniyor. Aynı zamanda nedensellik, kısa anlatıların hem bireysel, hem de toplumsal bakış açısını yansıtıyor. Kısa anlatıda yoğun olarak gözlemlenen içe çekilmiş eylemlilik nedensellikleri oluşturduğu için, okura bir içerik sunuyor. Bu içerik insan yaşamının kesitlerinden, insani gerçekliğin durumlarından oluşuyor.
Günümüzde kısa anlatı tarzlarının ve kısa öykünün giderek öne çıkmasına iki temel nedenden yaklaşabiliriz. İlki; Klasik öykünün dili ve içeriği günümüz insanının beklentileriyle yeterince bütünlük sağlayamıyor. Anlatı süreçlerinin uzun, ağdalı, dolaylı olması, betimleme ve ayrıntılara yoğunlaşması, katılımcıların çokluğu zaman sıkıntısı yaratıyor oluşu. İkincisi ise; kendi dışındaki yazı disiplinlerini ve özellikle de “dil kurallarını” pek ciddiye almaması olarak yorumlanabilir. Bu tür anlatılar dilin yerleşik kullanımına ve kurallarına başkaldırabiliyor. Klasik bir öyküde kapitalizm ve onun yarattığı sömürü düzeni, insan bedeni ve ruhu üzerindeki olumsuz etkileri tüm tarihsel nedenleriyle anlatılırken, Durum ya da Kısa öykü sokağın köşesindeki benzin istasyonunu havaya uçurmayı önerir. Aradaki fark böylesine radikaldir.
Zeliha Demirel : Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
SİNDİRELLA / SIZ / LAŞ / MA
“Ortada yasaklanacak ve cezalandırılacak bir şey kalmadığı zaman, açık infaz anlık bir şenlik lüksüne fırsat verirdi. Yaklaşmakta olan ölüme sığınan suçlu her şeyi söyleyebilir ve kalabalık buna alkış tutardı...Yalnızca prensin yıldırıcı gücünü gösterme ...
[daha fazla]“...tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiç bir şey yoktur. Her şey yok olmuştur.
...
[daha fazla]Buradan giriş yap:
Komünite detayları
-
Search for:
Komünite adı
Karakalem
Karakalem dergisi okurları ve yazarlarıKurucu
Kuruluş
01.07.2008
Members
Dil
Türkçe










