mixxt

mixxt üyesi değil misin?

mixxt'e hoş geldin!

Haziran 2008

Haziran 2008


Haziran 2008



Zayıflığın Yarattığı Deha: Franz Kafka / Suat Başkır


Yazma eylemine duyduğu tutkunun bir sonucu olarak, her ne kadar büyük bir özlem duysa da, evlilik karşısında da şiddetle direnmeyi seçmekteydi. Ama bu direniş zayıf ve yorgun bir organizmanın direnişiydi. Direnişine karşın bir evliliğin hazırlıkları ileri aşamaya vardığında, Kafka ilk kanamasını geçirir. Yakın dostu Brod’un anlattığına göre Kafka, bu olayı, kendisini zorlayan çözümlere sık başvurmasının bir sonucu olarak görmüş ve oldukça dindar olan Brod’a tanrı hakkındaki bir şarkıdan alıntı yaparak yakınmıştır: Onu daha hoşgörülü sanırdım…



SÜRGÜN BİR HECCAV: ŞAİR EŞREF / Ali Esen


18 Mayıs 1910’da Halley adındaki kuyruklu yıldızın dünyaya çarparak her yeri mahvedeceği söylentisi çıkmıştır ve Şair Eşref de oğluyla korkudan bir köşeye büzülmüş, kuyruklu yıldızla ilgili bir şeyler yazmıştır. Bu yazdıklarında Abdülhamit’in memleketi harap edişini kuyruklu yıldız aracılığıyla hicvederek bu fırsatı da kaçırmamıştır. Sanki Eşref insanları hicvetmek için dünyaya gelmiş; hicvinin bereketinden de şöyle bahsetmiştir: Benim hicvim dua makamındadır. Hangi hayırsız ve kötü insanı hicvettiysem ömrü arttı mansıbı yükseldi…



UMAY UMAY’dan…


gecelerim yaylım ateşine tutulmuş bir şiirin içinde geçip gidiyor
aç bi domuz gibi sendeliyorum
göksüz kalmış alnımı sessiz yatağa dayıyorum
oluk oluk akan vajinamın içinde kertenkelelerle oynuyorum
tutunmadan yükseldim
güneşi bile geçtim
karanlığın gözlerini çaldım
vahşetim bundan...
şu eski oyun:
sanki hiç biyerim ağrımamış,,,,,,



JACK KEROUAC: YAŞAM, HİÇ DURMADAN DENİZE DOĞRU GİTMEKTİR / Veysel Çolak


Yolda’da yarı otobiyografik bir dille Beat yaşamının özgürlük ruhunu ve kaygısız davranışlarını yazdı. Bilincin, aklın delikli süzgecinden geçerek akıp gittiği ve gerçek hayatın görsellikleriyle süslü bir öykünün nesnel anlatımı olarak görebileceğimiz bir romandı Yolda. Rock kültürü henüz filizlenmekteyken Big Bad Caz’ın uyuşturucuyla olan randevu yeri gençlerin damarlarından başka bir yer değildi. Yüzyılın tam orta yerinde ABD’yi bir uçtan diğerine dolaşma kararı alan bir yazarın kurguladığı öykü gerçek yaşamda vuku buldu. Haiku seanslarına girmediği ve annesinin dizinin dibine uzanmadığı zamanlarda bahçenin diğer ucundaki ağacın altına çadır kurup bedeni evin içindeyken ruhunu bambaşka yolculuklara çıkardı. Yanında daktilosuyla ayak parmaklarını yemyeşil çimenlerde dans ettirdiğinde, gözleri yıldızlarda gezinir ve başka bir yerde olmayı düşlerdi…



BARON MAVİ SAKAL (GILLES DE RAIS) / Merve Dipcin


Mavi Sakal gerçek hayatta 15. yy Fransa’sında yaşamış bir seri katil… Gerçek adı Gilles de Rais olan Mavi Sakal, Fransa’daki Machecoul Şatosu'nda doğdu. Köklü ve soylu bir ailesi vardı. Dokuz yaşındayken babasını kaybeden Gilles dedesinin yanına gönderildi. Kadınlardan uzak, sadece erkeklerin yaşadığı bir ortamda büyütüldü. Genç yaşta kuzeni Roger de Brigueville ile eşcinsel bir ilişkiye girdi. Sonraki yaşamına egemen olacak sapkınlık ve sadizm eğilimi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı bile…



Vasconcelos’un Piçleri / Türev Sarıkurt


biz vasconcelos yüzünden başladık eşyalarla konuşmaya... şeker portakalı yüzünden...

önce sekiz yaşında klozette otururken sıkıntıdan çamaşır makinesiyle, şofbenle edilen küçük sohbetlerle başladık. yatarken anne ve babadan sonra yastığa dilenen “iyigeceler”le, saatlerce bahçedeki şeker ceviziyle yapılan konuşmalarla devam etti... karanlıktan korkmayı bırakmıştık artık. üstümüze çekiyorduk ördekli yorganımızı, olay bitiyordu. O, bizi tüm hayvanattan, cinlerden, levent kırca’nın çernobil’den sonra çay içen, freddy’ye benzeyen bakanlı skecindeki bakandan, önce cinler sonra da medyum memiş tarafından çarpılmış medyum keto’dan koruyordu. ailemiz büyüdüğümüzü düşünüyordu ama gittikçe çocuklaşıyorduk maalesef...



BALDIRI ÇIPLAK SİNDRELLA / Nilüfer Açıkalın


Sincap teri döküldü sırtından. Hemen dört ayak üzerine durdu, saçları mermer sunağı süpürüyordu. Ayakları çıplaktı. Ayakkabılarına bakındı, bir teki üç beş basamak yukarıda... Topuğundaki çatlaktan kulenin tepesinde dalgalanarak yanan meşalenin ışığı yansıyor.

Pençesini fakir kızlara özgü yabani bir hareketle savurdu ayakkabıya doğru, yakaladı çatlak cam topuktan, kendine doğru çekti, ellerinin is içinde olduğunu o an fark etti.


Küle dönmüştü işte yine, rüya bitmişti…



JOHN CONSTANTINE: ÜÇKÂĞITÇI, SOYTARI, HIRSIZ VE BÜYÜCÜ / Mehmet Apaydın


Üçkâğıtçı, soytarı, hırsız, büyücü... Bırakın başka şeyleri, arabanızı bile teslim etmeyeceğiniz türden bir adam. (Zaten kullanmayı da bilmiyor) Ancak kimsenin kollarını sıvayıp da girişmeyeceği pisliklere balıklama dalıyor, tanrının yüzüne tükürüp cehennemin kapılarında kahkahalar atıyor. Bunları yaparken de işleri eline yüzüne bulaştırıyor. Kurtulmak için arkadaşlarını satıyor, insanları, şeytanları, hatta tanrıları kandırıyor. Sonra yüzünde gülümsemesi, elinde sigarasıyla karanlıklara karışıyor; başka bir doğaüstü ya da kanlı olayla karşılaşana kadar…



MOR KADIN: LALE MÜLDÜR / Onur Çeğil


Eni ve boyu olmayan soğuk geceler, beyaz ülke, bir görünüp bir kaybolan tarih, Ortaçağ’ın puslu atmosferinde şömine başı sohbetleri gibi yazılmış görünse de henüz başlangıç şiirlerinden itibaren cisimlerin metaforlar içinde eğilip bükülebildiği o çocuksu gizi kaybetmemiş şiir-metinler ve özellikle Tanrısal lirizmle örülü depresif durumlar bu yazıda da ağırlıklı olarak üzerinde durulan Kuzey Defterleri’nin ana eksenini oluşturuyor. Diğer önemli bir nokta da Kuzey Defterleri’nden önceki şiirlerde yoğunluğu pek hissedilmeyen didaktik öğeler...



ÖMÜRÇELEN: JEROME DAVİD SALİNGER / Kaan Koç


Salinger, kitaplarında birçok filozofun anlaşılmaz makalelerle anlattığı çoğu varoluşsal, toplumsal, ahlaki ve psikolojik öğeyi oldukça yalın bir dille dökmüştür ortaya. Tıpkı Bukowski’nin bir öyküsünde bizimle tanıştırdığı, bir vitrin mankenine âşık olup sevgilisi tarafından terk edilmeyi göze alan arkadaşı gibi. Salinger’ın örnekleri ve kahramanları da bu denli basit, gülünç ve hayatın içindendir. Bırakın tanrısal kelamları, asla anlaşılmaz cümlelerle uğraşmazlar. Karakterlerin psikolojisini incelemek size kalır, yerse… Buna kalkışırsanız muhtemelen kafatasınız birkaç kontağa maruz kalır. Ama bunu yapmazsanız da bir ölüden farkınız olmaz…


TEOMAN, DENİZ DURUKAN’A ANLATIYOR…


Otuzundan sonrasını düşünmediğim için oralarda kaldı duygularım. Hatta otuzu bile bulamam diye düşünüyordum. Şimdi kırk yaşına geldim. O zamanlardan beri kırk yaşına gelmiş bir adam ne yapar diye düşünmediğim için, garip bir şekilde o şarkıda söylediğim “büyümeyen adam sendromu bu, ama yaşlanıyorsunuz” dediğim kişi o. Bir türlü büyüyemiyor, olgunlaşamıyorum. Hala Holden Caulfield’ı okuyorum veya John Fante’nin Arturo Bandini karakterini kendime çok yakın buluyorum. Hep genç kahramanlar ilgimi çekti. Gerçi Gabriel G. Marquez’in Benim Hüzünlü Orospularım’daki doksan yaşındaki adamı da sevdim. Zaten o adam da aslında on sekiz yaşında. Demek ki büyümeyen adam sendromu daha büyük yaşlarda da oluyor. En azından yalnız değilim…



BAUDRILLARD'IN ARDINDAN... KALAN BİZLER VE FACEBOOK / Aslı Akarsakarya


Kuşkusuz ki bunu, iletişim araçlarının en popüleri olan televizyonda daha net gözlemleyebiliriz. On yıl kadar önce, kusursuz bir pazarlama zekası, ikinci jenerasyon televizyon programlarını tasarladı. Bu programlarda artık sonuca izleyici olarak bizler karar veriyorduk. “Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?” rüyasının gerçek olduğu bu safha, “Biri Bizi Gözetliyor” tarzı yarışmalarla gücünü pekiştirdi. Oynayan bizdik, senarist bizdik, jüri bizdik, izleyici yine bizdik…



ÇOCUK RUHLU SAMURAY: TAKESHİ KİTANO / Çağlar Can Cengiz


Takeshi Kitano’nun filmlerinin en göze çarpan unsuru kurgu. Kitano hangi sahnede çok iddialı konuşsa, ardından gelen planda söylediğinin tam tersi gerçekleşiyor genellikle. Mesela Kikujiro filminde iki serseriyi haklayacağını haykırdığında, bu coşkun sözün hemen ardından, bir saniye sonra keskin bir geçişle, bankta kafası gözü dağılmış bir şekilde, hayal kırıklığı içinde oturduğunu görürüz. Ya da sert mizacına ters düşen bir renkli gömlek giymişse onu kameraya yüzünü dönmüş ve boy planda izleriz. Hiçbir şey söylemez. Aslında bu teknikle bize “ne kadar komik görünüyorum değil mi?” diye sorar. İroni Kitano sinemasının vazgeçilmez tekniğidir…



ŞİİRDE ŞEYTAN, SATAN, LUCİFER! / Ersan Erçelik


Kendimizi berbat hissettiğimiz, kimsenin bizi anlamadığını düşündüğümüz, nedensiz yere moralimizin bozulduğu, çatacak bir yer aradığımız zamanların şiirleri de yazılmıştır elbet. Mayasında isyan olan şiirler, köklerinde derin üzüntüleri ya da büyük öfkeleri barındırır. Adem’le Havva’nın yasak meyveyi yemeleri karşısında Tanrı'nın cennetinden kovulmaları, kadın ve erkeği birbirine düğümleyen aşk; Tanrı’nın varlığını sorgulamak ta buralara dayanır. Bu sorgulamayı yapanlardan biri de Servet-i Fünun şiirini yaratan Tevfik Fikret’tir. Şiirlerinde sağlam bir nesir yapısı, kendinden önceki şairlerde görülmeyen iç ve dış yenilikler, toplumsal konular, biçim ve kafiye özgürlüğü, ustalıklı bir aruz görülür…



DAVID BOWIE MÜZİĞİNDE POST- KOLONİCİLİK VE ORYANTALİZM / Melike Aslı Şahinsoy


80’lerin erken dönemleri göz önünde bulundurulduğunda, özelikle Amerika’da, Batılı adama Asyalı gelinler ayarlanan profesyonel servislerin ortaya çıktığına şahit oluruz. Bu milyon dolarlık endüstri, zengin Batılı erkeklere Jewels of the Orient (Doğu’nun İncileri) veya Lotus Blossoms (Nilüfer Çiçekleri) kataloglarıyla, geleneksel eş görevlerini mutlu bir şekilde, şikâyet etmeden yerine getirebilecek Asyalı kadınlar sunuyordu. Çinli kızlar oldukça masum ve utangaç, babalarının sözünden çıkmayan egzotik kızlardı ve beyaz adama istediği hazları tattırabilecek, boyun eğen bakirelerdi. Batılı kadınların kaybettiği taze dişilik onlarda hala mevcuttu. Böylece geleneksellik Doğu ile özdeşleştirilirken, Batı modernizm ve medeniyet tanımlayıcısı konumunun altını bir kez daha çiziyordu. Ve egzotizm satışa çıkarılarak pazarlanıyordu…



ŞİZOFREN GÜNLÜĞÜ / Sibel Torunoğlu


Omega’ya dört yıldır aşığım. Üç senedir radyoculuk yapıyor, bu süre içinde genç kızların idolü haline geldi. Onun eşcinsel ve kadın satıcısı olduğunu öğrense dehşete kapılacak olan binlerce düzeysiz kızla beraber hiçbir şeyden haberi olmayan saftirik kızlar, bir de reytingi artırmak için fahişeliğinden dinleyicinin haberi olmadığı kızlar katılıyor programına. Mesela programı dinleyen genç erkekleri memnun etmek amacıyla hiç durmadan minik kızlar gibi kıkırdayıp hepimizin klitorisiyle oynamayı düşünen sözde babasının cep telefonundan kontör çalan kızlar var…



O KADIN IAN CURTIS’E SIRILSIKLAM ÂŞIK / Sandi


Joy Division sanayi devriminin bütün çürümüşlüğünün acımasızca hüküm sürdüğü, yıkık dökük sokaklarında lağım kokusunun eksik olmadığı Manchester’da 1977’de kurulduğu sıralarda, İngiltere`de işçi sınıfının içinde bulunduğu bunalıma bir de kilisenin dayatmaları ve kraliyetin ağırlığı eklenmişti. Toplum giderek daha da derin bir umutsuzluğa sürükleniyor ve bütün umutları ellerinden alınmış olan gençler kendilerine yeni çıkış yolları arıyorlardı…




VE DAHASI…


Ruhaltı’yla: Bahadır Baruter


Öyküleriyle: Ali Bozdemir, Zeynep Kınlı, Fatih Kaynak, Handan Gökçek
Nazan Bilen, Sadık Yemni…


Şiirleriyle: İsmail Uyaroğlu, Çiğdem Sezer, Taner Cindoruk, Sabahattin Umutlu
Nefise KarataŞ, Yelda Karataş, Seda Eriş, Demet Han, Jan Ender Can
Mustafa Berkay Işık, Deniz Dengiz…


Yedi Ölümcül Günah ve Büyülü Sözlük’le: Zeynep Çolakoğlu


Çeviri Şiirleriyle: Cody Walker


Kitap, albüm, film tanıtımlarıyla: Deniz Durukan, Kaan Koç, Merve Çolakoğlu


Fotoğraflarıyla: Mehmet Turgut

Tags

Son düzenleme: altay öktem tarafından 04.07.2008 - 18:16 tarihinde.

Buradan giriş yap:

Not a member of this network?

Alternative logins

You can use an account of a third party.

Dergi

Komünite detayları

  • Search for:

  • Komünite adı

    Karakalem
    Karakalem dergisi okurları ve yazarları

  • Kurucu

    altay öktem

  • Kuruluş

    01.07.2008

  • Members

    2576

  • Dil

    Türkçe